Buradasınız : Ana Sayfa //Köşe Yazıları//Gülse Birsel’in Gezi Parkı Köşe Yazısı 15.06.2013

Gülse Birsel’in Gezi Parkı Köşe Yazısı 15.06.2013

Son 3 haftaya damgasını vuran Taksim Gezi Parkı eylemleri ile ilgili  nasıl başladı, neden oldu, nasıl oldu da bu şekle dönüştü gibi bir çok sorunun cevabını bulabileceğiniz cevap Gülse Birsel’in Hürriyet gazetesinde ki son köşe yazısından geldi.

İşte Gülse Birsel’İn 15 Haziran 2013 yazısı:

Parktan çık sağa dön sandığı göreceksin

Ülke demokrasisine level atlatan eylemci arkadaşlar, harikaydınız! Dokuz ay sonra cümbür cemaat bir daha sokaklara çıkalım. Bu kez oy vermeye!

Çarşamba geccesi Sertab Erener beni arıyor: “Gülse yahu bir şeyler yapalım, aklı başında bir sanatçı grubu toplayalım, gidelim Başbakan’a, durumu anlatalım, böyle olmayacak.”

Sanatçılar tarafında genel fikir şu: “Başbakan’ın etrafındakiler ya konuyu doğru anlamıyor ya da gerçekleri söylemeye çekiniyorlar.” Arzumuz uzlaştırmak, artık sokaktaki insanların gaz ve sopa yemesini engellemek, park krizini bitirmek ve olayın sadece ağaç-çiçek-kışla meselesi olmadığını, bu patlamayı hazırlayanın ‘toplumun duygusal şişkinliği’ olduğunu anlatmak!

Zira sanatçılar olarak kalabalıklara yuhalatılmamıza, kara listeler yapılmasına filan rağmen, ‘Başbakan’ı yemek’ gibi bir derdimiz yok, zira devlet/şehir tiyatrolarına özgürlük gibi konular hariç, biz tokuz canım, sağ olun!

Sadece şöyle bir isteğimiz var: Başbakan’ın ‘daha uzlaşıcı, daha nazik ve çoğulcu olmasını, diğer yüzde 50’nin de istek ve tercihlerine saygı duymasını’ sağlayabilmek. ‘Balkon konuşması’ kafasına geri dönülsün istiyoruz yani. Çünkü sokakta bağıran insanın derdi de bu!

“Gidelim konuşalım yav” diye yükseldik telefonda.

Ben bir noktada “Yahu, yine beş saat karşılıklı konuşup duracağız, onun yerine bol imzalı bir mektup yazıp ulaştırsak ve basına da versek, daha net ve pratik mi olur” önerisi getirdim.

Sonra, Gezi Parkı’na gitmemiş biri olarak (Senaryo ve gazete yazısı yetiştiriyordum o gün ve gecelerde, evde gaz yemeyi tercih ettim, bu konudaki fikirlerimi de yazdıklarımla anlatmaya çalıştım) onlar adına konuşmamın hadsizlik olabileceğini söyledim. “Bu gecceyi görelim” dedik, Sertab birilerini daha arayacaktı, vesaire…
Sonrasında daha önceden valiyle, bakanlarla görüşmüş, ön hazırlık yapıp randevu almış bazı sanatçılara Sertab da katıldı ve perşembe geccesi bir görüşme gerçekleşti. Hepsine teşekkür borçluyuz, böyle anlarda elini taşın altına sokmak zordur.

Bence park-kışla konusu, makul sayılabilecek bir çözüme ulaştı denebilir.

Daha önemlisi, sanatçı grubunun o gecceye dair açıklamasındaki “Temel özgürlüklerin kısıtlanması, Başbakan’ın son aylarda tırmanan sert üslubu, yaşam tarzına yönelik baskılar, toplumu kutuplaştıracak söylem ve girişimler, göstericilere yapılan sert müdahaleler ve bunun yarattığı ve tüm ülkeye yayılan kitlesel tepkileri gündeme getirdik” cümlesinden, anlatmak istediklerimizin yüz yüze de ifade edildiği sonucunu çıkarıyorum!

Kişisel fikrimdir ve bu yazı yayımlanana kadar neler olur bilmem. Ama bence ülkeye demokrasisine ‘level atlatan’ eylemci arkadaşların, bir süre parka dokunulmayacağı için, artık orada kalmasının çok manalı olmadığı kanısındayım.

ANCAAAK…

Önümüzde seçimler var. Parktaki arkadaşlarımızın yüzde 18’i “Oy kullanmam” demiş. Oy kullanmazsan da her şiştiğin anda sokağa çıkmakla bu iş yürümez canım kardeşim! Biliyorum, sizi, beni, tam olarak temsil eden bir parti yok belki. Bu yeni kuşak, biz tepkili şehirliler, adına ne derseniz, belki üç, beş, on yıl sonra, başka bir siyasi hareket çıkarabilir bu memleket.

Ama şu an için, bari ‘en az gıcık olduğun parti’ Meclis’teki dört partiden hangisiyse, git oyunu kullan!

Son seçimde her 100 seçmenden 15’i sandığa gitmedi! Yüzde 85’in yüzde 50’si Ak Parti’ye oy verdi. Sonra adam tabii der ki “Ülkenin yüzde 50’si bizi istiyor, sana ne oluyor!”

“Zaten bizim oylar çöpe atılıyor, çöplerden çuval çuval oy çıkıyor” diyen dostlara da diyorum ki, “O zaman git sandığın başında gözlemci olarak dur!”
Şu an tepkiler, rahatsızlıklar demokratik bir sivil itaatsizlikle dile getirildi, o esnada en kavgalı ve uzlaşmaz görünen gruplar barıştı, yan yana durdu. Ayrıca AK Parti’nin ileri gelenleri, hatta Cumhurbaşkanı mesajı aldığını söyledi, ki almamış olmaları zaten mümkün değil. Bunlar kazanımdır.

Ancak her şikâyette bir park bulup oturacak halimiz yok!

Şimdi, sevgili vatandaş, gözün siyasette olsun. Ve seçimler gelince, memnun musun değil misin, bir zahmet yine sokağa çık, iki adım yürü ama bu sefer, oy ver yav!

Necati Şaşmaz’ı görüp kendimi hesaba çektim

Arınç “Kendimizi hesaba çektik, özeleştirimizi yapıyoruz” dedi ya -ki beni en çok ferahlatan cümlelerden biriydi- ben de çarşamba akşamı kendimi hesaba çektim! Mizahçı olarak!

Hiçbir komedi yazarı, hiçbir stand-up’çı arkadaşım beni mizah yazarı olarak yetersiz veya başarısız hissettirmemişti! Ta ki Necati Şaşmaz’ın performansına kadar!
Çelişen mesajlardan kelime seçimine, Türkçe Olimpiyatları’na katılan yabancı gençleri intihara sürükleyecek bir gramerden absürdlükte zirve yapan teşbihlere olağandışı bir karışımla karşı karşıya kaldık!

246 bölüm çarpı 90 dakika sitcom yazmışlığım var, o monoloğu yazamam!

Şaşmaz, bunca olayı, aralarında 10’ar saniyelik es’lerle, “Çok üzgünüm… Çok güzel gelişmeler oldu… Bize nazar değdi… Sosyologlar bu işe baksın… Acil değil ama çabuk çabuk… Onları kedi gözü gibi izlememiz gerekiyor… Fosforlu olan o kedi gözleri… Dua okuyalım bu üzerimizden gitsin…” cümleleriyle yorumladı. Gülmekten boğulmamaya mı çalışayım, mesleki hasetten tırnaklarımı mı yiyeyim bilemedim. Körolası fosforlu kedi gözleri de bana yol göstermedi bu konuda!
Bu mizah seviyesine, inşallah meslek hayatımın bir noktasında ulaşacağım!

Umut fakirin ekmeği ve sonunu düşünen kahraman olamaz Memati!

Başbakan başbakan olalı

Perşembe geccesi, baktım Sunay Akın Başbakan’ın hemen sağına oturmuş ve konuşmaya başlamış bile. Başbakan başbakan olalı böyle zulüm görmedi!

Sunay Akın tatlı adamdır. Bilgilidir, hikâyecidir. Konuşkandır, sohbeti sohbete bağlar, sesi yüksek ve dramatiktir. Dost sohbetinde bildiğin keyif verici maddedir.
Ve her keyif verici madde gibi overdose tehlikesi olabilir!

Hele ki saat sabaha karşı üçse, acil çözülmesi gereken bir problem, derdini anlatacak 8 sanatçı, 2 dayanışma platformu temsilcisi, sokaklarda polis, meydanlarda eylemci vatandaş, ertesi sabah bin tane iş varsa ve sen başbakansan, Sunay Akın her tür muhalif eylemden daha yıpratıcı olabilir!

Başbakan’a kızıyoruz, küsüyoruz, “Bizi dinlemiyor, saygı duymuyor, hayatımızı kontrol etmeye çalışıyor” diyoruz.

Fakat perşembe geccesi üç buçukta, sanatçılar hâlâ içerideyken, baktım gelen ilk görüntülerde Sunay Akın Başbakan’ın hemen sağına oturmuş ve konuşmaya başlamış bile, dedim ki: “Başbakan başbakan olalı böyle zulüm görmedi”!

Faiz lobisi, dış mihrak, şudur budur, pek inanasım yok.

Ama Sunay Akın’ı geccenin o saatinde o gruba kim kattıysa onu bulun! İşte onun kesin Başbakan’a kastı var arkadaş!

Gülse Birsel Gezi Parkı

Gülse Birsel Eeeah yetti beaaa Yazısı

“Bu yazı yazılırken olaylar hâlâ devam etmekte. Az önce Teşvikiye Caddesi’nden yüzlerce üniversite öğrencisi yürüdü, millet kaldırımlardan, dükkanlarından çıkıp pencerelerinden sarkıp alkışlıyor! Dayanamadım pazar yazımın bir kısmını şimdiden paylaşıyorum….

Gezi Parkı’nın tercümesi: “Eeeah yetti beaaa!”

Şehrin ender yeşilliklerinden birinin duman edilip, Topçu Kışlası çakması bir rezidans-alışveriş merkezi yapılmasına direndi şuurlu İstanbullu. Gitti, sakince, kibarca, silahsızca nöbet tuttu.

E niye saldırdınız onlara kardeşim?

Parkı korumaya yönelik bir eylemdi. Ama son dönemin duygusal birikimi ve polisin saldırgan tavrıyla büyüdü, yayıldı, bir kırılma noktası olmaya gidiyor.

Mizahçının antenleri açıktır. Şimdi yazacaklarımı, Ak Parti’nin akıllı başlı insanları okusun:
Bakın kardeşim, millet çok sıkıldı! Otoriter tavır artık kristalize oldu, kafamızın üstünde sallanıp duruyor! Halka vergisiyle verilen hizmetleri, devlet tiyatrosuydu, şehir tiyatrosuydu, parktı, bahçeydi, kafanıza göre halktan geri alıp duruyorsunuz!

Saygı göstermiyorsunuz, dinlemiyorsunuz kardeşim! Tek manevi değerimiz İslam değil, anlamak istemiyorsunuz! İslam’ın yanında, cumhuriyet de, mili bayramlar da, Atatürk de, yaşam tarzlarımız da, sadece anayasal bir ilke gibi görünen laiklik bile milletin manevi değeridir! Çünkü özgürlüğü, ümmet değil millet olmayı, birey olmayı, hakkı hukuku, adaleti, hayatını istediği tarzda yaşamayı, kadın haklarını, eşitliği, pozitif bilimi, aydınlığı sembolize eden kelimelere dönüşmüşlerdir! “Laiklik”, trafikte biriyle kavga etsem, o beş vakit namaz kılıyor ben kılmıyorum diye hakimin onu haklı bulmamasının garantisidir mesela! Hayata dair, gelecek umutlarına dair, “kalbi duygular”dır artık bu kavramlar!
Bunu fena halde gözden kaçırıyorsunuz!

Alkol malkol derken özgürlüklere çatır çatır müdahale ediyorsunuz, “Ama..” diyene basıyorsunuz gazı! Ve “Biz yaparız, kimseyi de takmayız” diyorsunuz!

“Sizin alınız al, inandım, sizin morunuz mor, inandım, ama benim dengemi bozmayınız” yav!

“Gezi” eyleminin temel meselesi ağaçlardır. Ama eylemin büyüyüp yayılmasındaki sivil ve duygusal altyapının tercümesi şudur: “Eeeah yetti beaaa!””

 Gülse Birsel Taksim Gezi Parkı Yazısı

Gülse Birsel Taksim Gezi Parkı Yazısı

Gülse Birsel’in Son Köşe Yazısı

‘Eve servis biber gazı’

Malumunuz Nişantaşı civarı, her konuda eve servisin merkezidir. Erzaktan envai çeşit gıdaya, bilgisayar teknik servisinden DVD filme, her şeyi ayağınıza getirtebilirsiniz. Bu hafta bu konuda bir çığır açtım ve evde biber gazı yedim!

Akaretler-Maçka bölgesine üç gece üst üste öyle yoğun bir gaz atıldı ki, uzun saatler göz gözü görmedi. Pencereler kapalı olmasına rağmen, biber gazı evlerin içine yerleşti. Pazar sabahı, bir saat yağmur yağdıktan sonra, ev biraz havalanır belki diye camı açtım, ne mümkün, hâlâ havada ağır biber gazı kokusu vardı.
Aynı gece, geç saatte, (belli ki eylem-şu-bu konusunda hiçbir şey bilmeyen, okuldan kaçmış havasında) 10-15 kişilik genç bir grup, polisten kaçarak çil yavrusu gibi etrafa dağıldı. Aralarından, sanki öğretmene yakalanmamak için “Ay geliyo ay geliyoo” diye çığlık atarak kaçışan 17-18 yaşlarında üç şortlu ve babet ayakkabılı kız, biraz geride kalıp, bir köşeye saklandılar. Derken sokağa 50-60 kişilik bir polis grubu girdi. Ve kızları görünce, ne yazık ki içlerinden iki kişi gidip hususi olarak kızlara biber gazı sıktı. Dayanamayıp, o gazın içerisinde pencereyi açıp polis grubuna “Yeter artık gaz atmayın yaa” diye seslendim. Çok genç bir polis kafasını kaldırıp, bu dumandan göremediği, sadece sesini duyduğu kadın siluetine “Kes lan vatan haini” diye bağırdı! Gülsem mi ağlasam mı? Ben? Vatan haini?
Kim bu kadar coşturmuştu o polisi ki, gaz atılmasına karşı çıkana bile ‘vatan haini’ gözüyle bakıyordu?
Muhtemelen normal bir günde yolda rastlaşsak, karşılıklı gülümseyeceğimiz, diziyle ilgili sohbet edeceğimiz, belki beraber resim çektireceğimiz gencecik bir polisti. Hatta belki o esnada o üç kız da sokaktan geçiyor olurdu. Polis onların telefonuyla bizi çekerdi, kızlar polisin telefonunu alıp delikanlıyla beni fotoğraflardı. Belki beşimiz ayaküstü sohbet eder, birbirimize Vasfiye Teyze şakaları yapardık filan…
Aynı vatanda aynı şeylere gülen ve ağlayan insanlar karşı karşıya gelmemeli. Ne o polis, ne kaçışan kızlar, ne de ben vatan hainiyiz.
Ama bizleri karşı karşıya getirmek, birbirimize karşı öfkelendirmek, şiddete, sopaya, “ver coşkuyu ver coşkuyu” yapmak var ya, işte hainlik o!

Özal ne yapardı?

Sokaktakilerin bir kısmı, en genç olanlar bilmiyor ama ben yaşadım Özal’lı yılları.
Birçok hatası olmuştur, eleştirilebilecek pek çok hareketi olmuştur muhakkak.
Ama onun rahat, birleştirici, sempatik söylemini fena halde özlediğimi itiraf etmeliyim.
Bence bu eylemler onun döneminde olsaydı, kendi seçmenine sanatçıları, gazetecileri, diğer siyasetçileri yuhalatmazdı. “Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” diye bağıran, muhtemelen AK Parti’ye oy verenleri de çok utandırmış marjinal grubu hemen susturup, “Ayıptır, sakın ha, böyle laf duymayayım, bu ülkede hepimiz kardeşiz” derdi.
Ve bence ‘Tonton’, bermuda şortunu çeker, Semra Hanım’ı alır, aniden Gezi Parkı’na giderdi!
Çimlerin üzerine bağdaş kurup oturur, oradan bir simit alıp yerken etrafına gençleri, sanatçıları toplayıp sohbet ederdi. Ne istediklerini sorardı. Muhtemelen de sonunda ayağa kalkıp, kameralar ve eylemciler karşısında, “Peki o halde, madem gençler böyle diyor, vazgeçtim kışladan, ben de burayı daha güzel bir park yapacağım, arada biz de geliriz değil mi Semra Hanım?” der, alkışlarla parktan ayrılırdı.
Oylarına oy, gönül puanlarına puan, borsaya yükseliş katarak, tansiyonu düşürerek, kutuplaştırmayarak, yüreklere su serperek…
Öyle böyle, ama tatlı adamdı.

Türkiye ikiye ayrılır!

Ama…
Şu etnik kökenden gelen / bu etnik kökenden gelenler diye değil.
AKP’ye oy verenler / vermeyenler diye değil.
Gezi Parkı’na gidenler / havaalanına gidenler diye değil.
Tencere tava çalanlar / çalmayanlar diye değil.
Namaz kılanlar / kılmayanlar diye değil.
İçenler ve içmeyenler diye değil.
Türkiye’de bu iki gruba ait insanların birbiriyle derdi, kavgası yoktur. Akrabadırlar, arkadaştırlar, komşudurlar, hatta belki evlidirler. Birlikte çay bahçesinde otururlar, maça giderler, ağaç dikerler, hatta birlikte kandil kutlarlar. Bu ülke zaten bu insanların el ele tutuşmasıyla kurulmuştur ve öyle yaşamayı hayal eder.
Türkiye, sadece ve sadece şöyle ikiye ayrılır: 1) Bu rengârenk barışçıl çoğunluk 2) Şiddetsever, öfkeli, kendi gibi olmayanın kafasına vuran, ‘ötekiler’ diye bağıran, kutuplaştıran, bölen, söven az sayıda agresif!
Uymayın kardeşim bu agresiflere! Uymayın ‘biz’ ve ‘onlar’ diye ikiye bölenlere! Uymayın bir grubu yüceltip öbürüne isim takanlara! Uymayın bizi yüzdelere ayıranlara! Biz hepimiz birbirimizi biliriz kardeşim.
Sağduyu ve birlik beraberlik çağrısı yapmak niye bana düştü bilmiyorum. Ben bir komedi yazarıyım yav.
Ama mesela başbakan filan olsam… Bunları söylerdim…

Ne kışlaymış arkadaş!

Topçu Kışlası’nın tarihi değeri vardır da şudur da budur da.
Olsa da olmasa da yapılacak bina o kışlanın çakması! Hadi daha kibarını söyleyeyim, replikası.
Bizim sette de İstiklal Caddesi’nin bir kopyası var! Şimdi biz Eyüp’e tarihi İstiklal Caddesi’ni mi yapmış oluyoruz? Yooo.
Yapmayıverin kardeşim. Bu kadar mı önemli?
O kışlanın tarihi var da bu parkın yok mu? 70 yıllık yer. Şehrin hafızası, anıları var orada. Bu son olaylarda da çevrecilik için, demokrasi ve hak-özgürlük talebi için ayrıca bir sembol oldu. Ben başbakan olsam, uyanıklık yapıp hemen sahiplenirim bu anıyı. Derim ki “Türkiye’de eskiden sokaklara dökülmek filan zordu, bakın refah ve demokrasiyi nerelere getirdik ki, Batı’daki gibi muhalif/demokratik/özgürlükçü eylemler oluyor. Biz kışla projesini bırakıp, demokrasinin geldiği seviyenin sembolü halini almış bu parkı daha da güzelleştirip ‘Gezi ve Özgürlük Parkı’ ismiyle halka açacağız.”
Ne kaybeder? Ne kazanır? Sizce?

GÜLSE BİRSEL – HÜRRİYET

Etiketler: , , , , , , ,

2 Yorum yapılmış " Gülse Birsel’in Gezi Parkı Köşe Yazısı 15.06.2013 "

  1. özdemir BİLGİN dedi ki:

    yazınızı baştan aşağı irdeledik inceledik :)) karar tam benim hayranım ın yazıları bu belki akademisyel kariyerimiz yok belki sosyolg deyiliz ama çekirdekten kabaktan çıkmayız 20 yıllık ukala bir pazarlamacıyım türk insanını ve türk kadınını yandan çapraz üsten aşağı alttan yukarı yazar beste yaparım :)) nedenmi sölim şehrimde bulunduğum yer karadeniz insanın sıcak cana yakın erken iletişi seven ama kızdığı zaman da yorganı kolay yakabileninden . bana bir insan gösterin ki menfaati için dost olmasın menfatleri için düşman olmasın türk bana görede üstün vasıfları olanıdır ama bazı bozukluklar var.Meselaa küçük görmeyi severiz aşağalamıya bayılırız kendimize güven telkini için kendinden daha basit insan görünce çakıştırıp ego güncelleriz aslında hepimiz yanlızız bakmayın dost cevrelerin (bak ben şu oldun şöyle oldum cevrem oHOO canavarım ondanda kaçamassınız bir gün mutlaka yanlız yargılanacağız dinimizce tabi ..TABİyatım gereği komediyi ve sepiriyi severiz kendi çapimizda yaparızda :)) fakat tiyatro farklı bişey tiyatroya adapte olmakta farklı bişey .. bakınız tiyatro sevenlerin çoğunluğunun batı kökenli olduğu görürüz nedenimi çünkü batı oyununu iyi oynarda ondan burda siyasi açı da var dostlukta var vasfiye teyzede 🙂 kişi tabiki ilk okul orta okul ve lise dönemini tiyatro kökenli 3 dakikada bir sevgili yetmedi 6 dakkaya 2 sevgili içerik cinsellik ama yoo şiir ve dostluk canımm :))karman çorman ilişkiler iç içe geçmiş çıkar ilişkileri yane ne söylesek az haa bu ne lann dicek siniz sölim türkün en kaybettiği yer neresi bence dostluklar ve arkadaşlıklar yetmiyor ilşetişim yetmiyor kariyer yetmiyor egoda bi proglem var kendimize güvenemiyoruz tlf larımızda alakasız insan numaraları (işte adamım var olum o iş kolay hellederizler ) lüzümsüz güc arayışları neler neler ee hal böyleyken twitter denen bi olay çıkmış genç nesil de cahil kimlik arayışında ee sanatçı yayfasıda sakin olun arkadaş özgürlük hak direniş bizden sorulur ya allah bismillah deyip provokatörler derken allah korusun ne haldeyiz dimi gülse hanım aslında gülecek halimiz yok ama gülmeye calişyoruz işte .. yorumunuzda aslın da şunu demissiniz size hakveriyorum ama yakıp yıkmayın bişey olacağini sanmıyorum banada gaz sıkarsanız başlarım bende gibilerinden bana öyle geldi zaten gazeteci siniz bence hakkınızda ama yinede diyerlerinden daha insaflıca yane güzel diyelim ..

  2. yahya türkmenoğlu dedi ki:

    Hay ağzını öpeyim diye bir deyim vardır ya,gelde şimdi kullanma bunu.Fakat karşımdaki saygı ve hayranlık duyduğum bir sanatçı olmasına karşın bir bayan olunca yinede bu lafı kullanmıyorum.

Copyright © 2011 Yaşamdan Yansımalar | Eneger.com. Tüm hakları saklıdır.
Sitemap
Yandex.Metrica
Paylaş