Buradasınız : Ana Sayfa //Güzel ve Özlü Sözler//Hz. Mevlana ve Şems-i Tebrizi den Güzel ve Özlü Sözler

Hz. Mevlana ve Şems-i Tebrizi den Güzel ve Özlü Sözler

Hz. Mevlana ve Şems-i Tebrizi arasındaki ilişkiyi bilmeyenlerin mutlaka okuması gereken bilgileri bu iki ismin birbirnden güzel ve anlamlı sözleri ile paylaştık.

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ Kimdir?

Konya’ya gelen büyük velîlerden. İsmi Muhammed bin Ali’dir. Tebriz’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Şems-i Tebrîzî lakabıyla meşhûr oldu. 1247 (H.645) târihinde Konya’da şehîd edildi. Mevlânâ’nın medresesinde defnedildi.

Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri Tebriz’de ilim öğrendi ve edeb üzere yetişti. Daha küçük yaştayken mânevî hallere üstün derecelere kavuştu. Kendisi şöyle anlatır:

“Henüz ilk mektepteydim. Daha bülûğ çağına girmemiştim. Peygamber efendimizin sevgisi bende öyle yer etmişti ki kırk gün geçtiği halde O’nun muhabbetinden aklıma yemek ve içmek gelmedi.Bâzan yemeği hatırlattıklarındaonları elimle yâhut başımla reddederdim. Göklerdeki melekleri ve yerde gayb âlemini kabirdekilerin hallerini müşâhede edebilirdim. Hocam Ebû Bekr hallerimi başkalarına haber vermekten beni men ederdi. Bir gün babam bu hallerimden ürktü ve beni karşısına alıp; “Yavrucuğum! Ben senin acâyip işlerinden bir şey anlamıyorum. Bunun sonu nereye varacak? Korkarım ki sana bir zarar erişir?” dedi. Ben de ona; “Babacığım! Bir tavuğun altına konan bir ördek yumurtasından çıkan ördek yavrusunun dereye dalıp yüzdüğü gibi ben de mânevî deryâya dalmış bir haldeyim.” diye cevap verdim.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri Ebû Bekr-i Kirmânî’den ve Bâbâ Kemâl-i Cündî’den feyz aldı. Onunla berâber Bâbâ Kemâl’in yanında Şeyh Fahreddîn-i Irâkî de ders aldı. Şeyh Fahreddîn her keşf ve hâlini şiirler hâlinde Bâbâ Kemâl’e arz eder bildirirdi. Birgün Bâbâ Kemâl Şemseddîn-i Tebrîzî’ye; “Sana esrârdan ve hakîkatlerden bir şey hâsıl olmuyor mu? Neden hiç söylemiyorsun?” dedi. Cevâbında; “Ondan daha çok oluyor. Fakat ben onun gibi şiir söyleyemiyorum.” dedi. Bunun üzerine Bâbâ Kemâl; “Allahü teâlâ sana öyle bir arkadaş ihsân eder ki o senin adına her mârifet ve hakîkatleri söyler.” buyurdu.Şems-i Tebrîzî hocalarını çok severderslerine çok çalışırdı. Bu bağlılık ve çalışmalarının sonunda mânevî ilimlerde yüksek derecelere ulaştı.

Şems-i Tebrîzî hazretleri dünyâya hiç kıymet vermez haram ve şüphelilerden son derece sakınır mübâhların fazlasını terk ederdi. Bir yerde durmaz talebelerin bulundukları yerlere giderek onları yetiştirirdi. Bu şekilde bıkmadan yorulmadan pekçok yerler dolaştı. Bunun için kendisine “Uçan güneş” dediler. Şems-i Tebrîzî hazretleri seyâhat ettiği yerlerde uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulunması için duâ ederdi.

Kendisi anlatır: “Bir zaman Rabbime beni kendi velîleri arasına koyup onlara arkadaş et diye yalvarırdım. Bunun üzerine bir gece rüyâmda bana; “Seni bir velîye arkadaş edeceğiz.” dediler. Ben de; “Peki o velî zât nerede bulunur?” dedim. Bana; “Aradığın velî Rum diyârındadır.” dediler. Sonra onu bir zaman aradım. Bana rüyâmda; “Daha bulacağın zaman gelmedi.” dediler. Bir zaman geçtikten sonra bana; “Ey Şems-i Tebrîzî! Senin en şerefli dostun ve arkadaşın Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleridir.” diye ilhâm edildi. Bundan sonra Rum diyârına gitmek ve o sevgili zât ile görüşmek ve yolunda başımı fedâ etmek üzere yollara düştüm.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri bu ilhâm üzerine tam bir doğruluk ve büyük bir aşkla Tebriz’den Anadolu’ya hareket etti. ÖnceŞam’a oradan Konya’ya geldiği de rivâyet edilmiştir. Bu yolculuğu esnâsında başından birçok hâdiseler geçti.

Şems-i Tebrîzî hazretleri uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 1244 senesi Ekim ayında Konya’ya geldi.Büyük kapıdan şehre girerek bir han sordu. Gösterilen Şekerrîzân Hanına yerleşti.

Şemseddîn-i Tebrîzî önceleri çok riyâzet eder nefsini ıslâh ile uğraşırdı. On veya on beş günde bir kerre iftar ederdi. Gıdâsı yarım bayat çörek parçasıydı. Onu da paça suyuna doğrar tirid yapardı. Bir gün çorba pişiren onun bu hâlini öğrenip çorbaya biraz fazlaca yağ karıştırmıştı.Şemseddîn hazretleri bunu görünce o dükkan sâhibiyle bir daha alış-veriş yapmadı.

Şems-i Tebrîzî hazretleri Konya’ya geldiğinde halk onun hakkında; “Acabâ bu zât Allahü teâlânın bir velîsi midir?” dediler ve onun sohbetlerini dinlemeyi arzu ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri kimseyle görüşmek istemedi. Konuşmalar çoğalınca mecbur kalıp; “Benim bir huyum vardır. Nedir derseniz! Ben bir yahûdî ve hıristiyan gördüğümde onlaraHak teâlânın hak yola kavuşturması için duâ ederim. Bir kimse ki bana sövse rencide etse ben yine ona duâ edip; “Yâ Rabbî! O kimsenin dilini sövmekten kurtar iyiye çevirip sövmek yerine tesbihle tehlille meşgûl olsun demekten başka işim yoktur. Ben velî olsam olmasam size ne?” buyurdu ve bir zaman insanlarla görüşmekten uzak durdu.

Şems-i Tebrîzî hazretleri günlerini orada geçirirken bir gün kapıda oturmuş Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. O sırada Mevlânâ hazretleri talebeleriyle oradan geçerken kapı önünde tefekkür hâlindeki Şems hazretlerine baktı ona selâm verdi. Ve yoluna devâm etti. Kendi kendine de; “Buyabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nûrlu bir yüzü var.” diye düşünürken âniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Atı durduran Mevlânâ hazretleri elin sâhibinin o yabancı olduğunu görünce; “Buyurunuz! Bir arzunuz mu var?” dedi. O da; “İsminizi öğrenmek istiyorum.” deyince Mevlanâ; “Celâleddîn Muhammed.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî; “Bir suâlim var. Acabâ Muhammed aleyhisselâm mıyoksaBâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür?” diye sordu.Böyle bir soruyu ilk defâ duyan Mevlânâ hazretleri; “Elbette ki Muhammed aleyhisselâm büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd O’nun hürmetine yaratıldı.” dedi. Bu cevâbı bekleyen Şems-i Tebrîzî; “Peki Muhammed aleyhisselâm; “Biz seni lâyıkıyla bilemedik yâ Rabbî!” dediği hâlde Bâyezîd-i Bistâmî niçin “Sübhânî benim şânım ne yücedir” diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz?” diyerek tekrar sordu. Mevlânâ hazretleri buna da şöyle cevap verdi: “Peygamber efendimizin mübârek kalbi öyle bir deryâ idi ki ona ne kadar mârifet aşk-ı ilâhî tecellî etse ne kadar muhabbetAllahü teâlânın sevgisi dolsa onu içine alır kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip;”Yâ Rabbî! Verdiğin bu nîmetleri daha da arttır.” buyurdu. Fakat Bâyezîd-i Bistâmî’nin kalbi o kadar geniş olmadığı için ilâhî feyzlere tahammül edemeyerek ufak bir tecelli ile dolup taşardı. Az bir feyzle taşınca da böyle şeyler söylerdi.” Bu îzâhata hayran kalan Şems-i Tebrîzî “Allah” diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlânâ hazretleri hemen atından inerek Şems-i Tebrîzî’yi kucakladıayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta çok ısınmıştı kalbinde o kadar muhabbet hâsıl olmuştu ki ayılınca büyük bir hürmet ve edeb ile evine götürdü. Bu zâtıngeleceğini ilk hocası Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin söylediği Şems-i Tebrîzî olduğunu öğrenince; “Ey muhterem efendim! Gerçi evimiz size lâyık değil ise dezât-ı âlinize sâdık bir köle olmaya çalışacağım. Kölenin nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev sizin çocuklarım da evlâtlarınızdır.” diyerek hizmetine koşmaya başladı. Gece-gündüz hiç yanından ayrılmayıp onun sohbetlerini büyük bir zevk içinde dinlemeye başladı. Ondan hiç ayrılmıyor talebelerine ders vermeye insanlara câmide vâz ü nasîhata gitmiyordu. Yanlarına dahîhizmetlerini görmek üzere büyük oğlu Sultan Veled girebilirdi. Her gün Şems-i Tebrîzî ile sohbet ederler Allahü teâlânın yarattıkları üzerinde tefekküre dalarlarnamaz kılarlar cenâb-ı Hakk’ı zikrederek muhabbetlerini tâzelerlerdi. Bir gün Mevlânâ havuz kenarındaydı. Yanında kitaplar vardı. Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip kitapları sordu ve hepsini suya attı. Kitapların suya atılması üzerineMevlânâ; “Âh babamın bulunmaz yazıları gitti.” diyerek çok üzüldü. Şems-i Tebrîzî hazretleri elini uzatıp kitapların her birini aldı. Hiçbiri ıslanmamıştı. Mevlânâ “Bu nasıl işdir?” dedi. “Bu zevk ve hâldir. Sen anlamazsın.” buyurdu. Mevlânâ Şems-i Tebrîzî’nin bu kerâmetini görünce ona olan bağlılığı daha da artıp sarsılmaz bir kale gibi oldu.

Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled onların hâllerini şöyle anlatır: “Ansızın Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip babam ile görüştü. Babamın gölgesi onun nûrunda yok oldu. Onlar birbirlerine öyle muhabbet gösterdiler ki etraflarında kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Şems-i Tebrîzî babama mârifetten Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit ince bilgilerden ve O’na muhabbetten bahsediyordu. Babam da bunları büyük bir haz ile dinliyordu.

Eskiden herkes babama uyardı şimdi ise babam Şems’e uyar oldu. Şems babamı muhabbete dâvet ettikçe babam Allahü teâlânın muhabbetinden yanıp kavrulurdu. Babam artık onsuz yapamıyor yanından bir ân ayrılmıyordu. Bu şekilde aylarca sohbet ettiler. Böylece babam pek büyük mânevî derecelere yükseldi.”

Şems-i Tebrîzî Peygamber efendimizin güzel ahlâkını örnek alıp bütün işleriniâdetlerini ahlâkını O’na uydurmaya gayret ederdi. Şâyet bir kimseden rahatsız olsa; “Yâ Rabbî! Bu kimsenin malını ve çocuklarını çok eyle” derdi. ÇünküPeygamber efendimiz de böyle duâ ederdi. Resûlullah efendimizin bedduâ etmek âdetleri değildi.

Şems-i Tebrîzî hazretleri; “Eğer bir kimse bana âhiretim ile ilgili bir defâ iyilik edipdünyâ ile ilgili binlerce kötülük etse ben onun bir defâ yaptığı iyiliğe nazar ederim. Çünkü iyi ahlâk bunu icâbettirir.” buyururdu.

Şems-i Tebrîzî hazretleri her nerede bir cenâze görse; “Âh! Bu cenâzenin yerinde ben olsaydım. Onun yerine beni defnetselerdi.” derdi. Bunu işitenler; “Niçin böyle söylüyorsun?” dediklerinde onlara; “Âşık olanlar mâşuklarına bir an önce kavuşmak isterler. Maksatlarına en kısa zamanda ulaşmaları makbûl değil midir?” diye cevap verirdi.

Kendisine bir şey ikrâm etseler veya bir şey istediğinde getirseler onlara mutlaka karşılığında bir şey verirdi. Ayrıca bu iyiliği yapanlara teveccüh ve duâ ederdi. Onun duâsına kavuşanların kalb gözleri açılır keşif kerâmet sâhibi olurlardı.

Şems-i Tebrîzî hazretleri güzel halleri ve kerâmetleri ile meşhûr oldu.

Sirâceddîn anlatır: “Kış mevsiminin ortasıydı. Bir kimse bahçesine gül dikmişti. Bunu Şems-i Tebrîzî’nin bulunduğu bir mecliste; “Efendim! Ben bu günlerde bahçeye gül ağacı diktim. Acaba tutup gül verir mi? Yoksa emeğim boşa mı gider?” diye sordu. Bu kimsenin tereddütlü hâlini gören Şems-i Tebrîzî; “Cenâb-ı Hak isterse böyle sebepsiz de yaratır.” derken hırkasının altından bir demet gül çıkardı. Orada bulunan bizler bu kerâmeti görünce hayretimizden şaşırıp kaldık.”

Sultânın bir oğlu vardı. Çok yiğit ve yakışıklı idi. Fakat bir şeyi hemen ezberleyemez çok kısa zamanda da unuturdu. Hocaları onun unutkanlığından usanmışlardı. Babası bir gün Şems-i Tebrîzî’nin huzûruna gelip oğlunun durumunu anlattı ve himmetini istirhâm edip Kur’ân-ı kerîm öğretmesini istedi. Şems-i Tebrîzî de kabûl buyurup; “İnşâallah her gün Kur’ân-ı kerîmin bir cüzünü (yirmi sahife) ezberler.” dedi. Orada bulunanlar bu söze şaşırdılar. Ertesi günden îtibâren çocuk derse gelmeye başladı ve her gün yirmi sahife ezberledi. Bir ayda Kur’ân-ı kerîmin tamâmını ezberlemiş oldu.

Şems-i Tebrîzî hazretleri ile Mevlânâ mehtaplı bir gecede medresenin damında oturmuş sohbet ediyorlardı. Bir ara Şems etrâfına bir göz gezdirerek; “Hiçbir pencereden ışık görünmüyor herkes ölü gibi yatıyor. Keşke uyanık olsalar da âhiret için birazcık çalışıp kıyâmet gününde güç durumda kalmasalar. Yoksa bu hâlleriyle ölüden farkları yok.” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hemen ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî! Şems-i Tebrîzî hazretlerinin hürmetine bu uykuda ölü gibi yatan kullarını uyandır!” diye duâ etti.Duânın akabinde gökyüzünde bir anda bulutlar toplanmaya şimşekler çakmaya ve gök gürlemeye başladı. Bu şiddetli gürültülerden uyuyan herkes uyandı. Yakın evlerden “Allah!Allah!” sesleri gelmeye başladı. Bir müddet bu sesleri dinlediler ve Şems; “İnsanlarınRabbimizin hıfz-u emânında (korumasında) olabilmeleri için âlim kâmil bir rehbere ihtiyaçları vardır. Ancak böyle bir rehbere kavuşanlar yer ve gök âfetlerinden maddî ve mânevî bütün zararlardan korunabilirler. Görüldü ki şu insanların uykudan uyanıp “Allah! Allah!” demeleri gök gürlemesinden dolayıdır. Onun gibi bu insanların hakîkî uykudan uyanmaları cenâb-ı Hakk’ın sevdiği bir âlimi veya velîsi sebebiyle olmaktadır.” buyurdu.

Mevlânâ bir gün talebelerine Şems-i Tebrîzî hazretlerinin üstünlüklerinden bâzı kerâmetlerinden ve onun üstün vasıflarından bahsetti. Bunları işiten Sultan Veled şöyle anlatır; “Babam Mevlânâ Şems-i Tebrîzî’yi o kadar çok medhetti ki hemen Şems’in huzûruna koştum. Geldiğimi görünce; “Ey Behâeddîn! Baban Mevlânâ’nın hakkımda söyledikleri doğrudur. Fakat Mevlânâ’nın yanında bin tâne Şems onun yanında zerreler gibi kalır. Bunun için onu bırakıp da benim hizmetime gelmek münâsib olmaz.” buyurdu.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri bir gün kalb gözüyle gayb âlemini seyrederken kırk bin talebesi olan evliyânın büyüklerinden birini gördü. Ellerini açmış büyük bir gönül kırıklığı içerisinde cenâb-ı Hakk’a; “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diye duâ ediyordu. Öyle bir yalvarışı vardı ki bütün rûhlar onunla birlik olmuşlar “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diyorlardı. Şems-i Tebrîzî de o anda cenâb-ı Hakk’a münâcaat edip yalvardı. Bu sırada yalvarışlarına cevap olarak; “İste ey Şems!Bütün dileklerin yerine getirilecek.” diyen bir ses işitti. Bunun üzerine Şems-iTebrîzî; “Yâ Rabbî! Sana bütün rûhlarla birlikte”Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diye yalvaran bu velî kuluna ihsân eyle.” dedi. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin bu şefâatiyle o velî derhal isteğine kavuştu.

Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin zâhiri ve bâtınî çalışmaları devam ederken onların bu sohbetlerini hazmedemeyen ve Mevlânâ’nın kendi aralarına katılmamasına üzülen bâzı kimseler Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söylentiler Mevlânâ’nın kulağına kadar geldi. Diyorlardı ki: “Bu kimse Konya’ya geleli Mevlânâ bizi terk etti. Gece gündüz hep birbirleriyle sohbet ediyorlar da bizlere hiç iltifât göstermiyorlar. Yanlarına kimseyi de koymuyorlar. Mevlânâ Sultân-ül-ulemâ’nın oğlu olsun da Tebrîz’den gelen ve ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağı ile (Mevlânâ hazretlerinin memleketi) Tebrîz toprağı bir olur mu? Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir.” Bu söylentilere Mevlânâ; “Hiç toprağa îtibâr olunur mu? Bir İstanbullu bir Mekkeliye gâlip gelirseMekkelinin İstanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?” diyerek cevap verdi. Fakat söylentiler durmadı. Şems-i Tebrîzî hazretleri artık Konya’da kalamıyacağını anladı. O çok kıymetli dostunu o mübârek ahbâbını bırakarak Şam’a gitti.

Şems-i Tebrîzî hazretlerinin gitmesi Mevlânâ’yı çok üzdü. Günler geçtikçe ayrılık acısına sabredemiyor kendisinde tahammül edecek bir hâl bırakmıyordu. Şems’in ayrılık hasreti ve muhabbeti ile yanıyordu. “Şems! Şems!” diyerek ciğeri yakan kasîdeler söylüyor göz yaşlarıyla dolu yazdığı mektupları Şam’a Şems-i Tebrîzî hazretlerine gönderiyordu. Eğer bir kimse; “Şems-i Gördüm.” diye yalan söyleseona müjdelik olarak üzerindeki elbisesini verirdi. Bir defâsında birisi; “Şems-i Tebrîzî’yi Şam’da gördüm. Sıhhati yerindeydi.” dedi. Mevlânâ ona elinde bulunan ne varsa hepsini verdi. Orada bulunanlardan biri; “O Şems-i Tebrîzî’yi görmedi. Yalan söylüyor” deyince Mevlânâ da; “Ona verdiğim bu elbiseler sevdiğimin yalan haberinin müjdesidir. Onun hakîkî haberini getirene canımı veririm.” diye cevap verdi. Böylece aylar geçti. Mevlanâ artık dayanamayacağını anlayınca oğlu SultanVeled’i Şam’a göndermeye karar verdi. Oğlunu çağırıp; “SüratleŞam’a varıp filanca hana gidersin. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin o handa bir genç ile sohbet ettiğini görürsün. O genci küçümseme sakın. O Allahü teâlânın sevdiği evliyânın kutuplarından biridir. Selâmımı ve duâ isteğimi kendilerine bildir. İçinde bulunduğum şu vaziyetimi hasretimi dile getir. Buraya acele teşriflerini tarafımdan istirhâm et.” dedi. Sultan Veled hemen hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktı. Şam’da babasının târif ettiği handa Şems-i Tebrîzî’yi bir gençle konuşuyor buldu. Durumu dilinin döndüğü kadar anlattı.Konya’da bu hâdiseye sebeb olanların tövbe ettiğini ve Mevlânâ’dan çok özürler dilediklerini de sözüne ekledi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî Konya’ya tekrar gitmeye karar verdi. Hemen yola çıktılar. Sultan Veled Şems hazretlerini ata bindirdi kendisi de arkasında yaya olarak yürüyordu. Şems-i Tebrîzî Sultan Veled’in ata binmesi için ne kadar ısrâr ettiyse o; “Sultânın yanında hizmetçinin ata binmesi bizce yakışık almaz.” diyerek ata binmedi. Sultan Veled Konya’ya yaklaştıklarında Mevlânâ’ya haberci gönderip Konya’ya girmek üzere olduklarını bildirdi. Mevlânâ hazretleri müjdeyi getirene o kadar çok hediye verdi ki o kimse zengin oldu. Konya’da tellâllar bağırtılarak Şems’in Konya’yı teşrif etmek üzere olduğu bildirildi. Konya’da başta pâdişâh olmak üzere ileri gelen vezîrler hâkimler zenginler ve bütün halk yollara döküldü. Büyük bir bayram havası içinde Şemseddîn Tebrîzî ile Sultan Veled göründüler. Sultan Veled atın yularından tutmuş Şems de atın üzerindebaşı önünde ağır ağır ilerliyorlardı. Bu muhteşem manzarayı seyredenler büyük bir heyecana kapıldılar. Mevlânâ koşarak ilerledi atın dizginlerine yapıştı. Göz göze geldiler. Şems’in attan inmesine yardım eden Mevlânâ üstâdının ellerinden sevinç gözyaşları arasında doya doya öptü. Bu arada yanık sesli hâfızlar Kur’ân-ı kerîm okumaya başladılar. Herkes büyük bir haz içinde Kur’ân-ı kerîmi dinledikten sonra sıra ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ellerini öptüler. Sonra Mevlânâ’nın medresesine geldiler. Şems-i Tebrîzî Sultan Veled’in kendisine gösterdiği hürmeti ve yaptığı hizmetleriMevlânâ’ya anlattı. Bundan çok memnun olduğunu bildirerek; “Benim bir serim (başım) bir de sırrım vardır. Başımı sana fedâ ettim. Sırrımı da oğlun Sultan Veled’e verdim. Eğer Sultan Veled’in bin yıl ömrü olsa da hepsini ibâdetle geçirse ona verdiğim sırra yâni evliyâlıkta yükselmesine sebeb olduğum derecelere kavuşamaz.” dedi.

Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî eskisi gibi yine bir odaya çekilip sohbete başladılar. Hiç dışarı çıkmadan yanlarına oğlundan başka kimseyi sokmadanmânevî bir âlemde ilerlemeye başladılar. Halk Şems gelince Mevlânâ’nın sâkinleşeceğini aralarına katılıp kendilerine nasîhat edeceğini sohbetlerinden istifâde edeceklerini ümîd ederlerken tam tersine eskisinden daha fazla Şems’e bağlandığını ve muhabbetinin ziyâdeleştiğini gördüler.

Şems-i Tebrîzî hazretleriMevlânâ’yı velîlik makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor her türlü riyâzet ve mücâhedeyi yaptırıyordu. Günler bu şekilde devâm ederken halk Mevlânâ’nın hiç görünmemesinden dolayı Şems’e kızmaya başladı. Bir gün bu söylenenleri Şems-i Tebrîzî işitince Sultan Veled’e; “Ey Veled!Hakkımda yine sû-i zan etmeye başladılar. Beni Mevlânâ’dan ayırmak için söz birliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!” dedi.

1247 senesi Aralık ayının beşine rastlayan Perşembe gecesiydi. Mevlâna ile Şems hazretleri yine odalarında sohbet ediyorlar Allahü teâlânın muhabbetinden ve çeşitli velîlik makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı çağırdılar. Şems-i Tebrîzî Mevlânâ’ya; “Beni katletmek için çağırıyorlar.” dedi ve dışarı çıktı. Dışarda bir grup kimse bir anda üzerine hücûm ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin “Allah!” diyen sesi duyuldu. Mevlânâ hemen dışarı çıktı fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled’i uyandırıp durumun tetkîkini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda Şems-i Tebrîzî hazretlerinin mübârek cesedini bulamadılar. Bu cinâyeti işleyenler yedi kişi idi. İçlerinde Mevlânâ’nın oğlu Alâeddîn de vardı.Yedisi de kısa bir süre sonra çeşitli belâlara yakalanarak öldüler. Bir gece Sultan Veled rüyâsında Şems-i Tebrîzî’nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Şems-i Tebrîzî hazretleri ona; “Ben falan yerdeki kuyudayım. Beni buradan alıp defneyleyin.” buyurdu. Sultan Veled uyanınca yanına en yakın dostlarından birkaçını alarak gördüğü kuyuya gittiler. Cesed hiç bozulmamıştı. Bulunduğu yerden alıp cenâze hizmetlerini gördüler ve Mevlânâ’nın medresesine defnettiler.

Şems-i Tebrîzî’nin kıymetli hikmetli sözlerinden bâzıları şöyledir:

Şems-i Tebrîzî hazretlerine bir kimse; “Efendim! Mârifeti bana anlatır mısınız?” dedi. O da; “Bir gönül ki Allahü teâlânın muhabbetiyle yanıp onunla hayat buluyorsa bu mârifettir.” buyurdu. Soruyu soran; “Peki ben ne yaparsam bu mârifeti elde edebilirim?” diye tekrar sordu. “Bedeni terk ederek. Çünkü Allahü teâlâ ile kul arasındaki perde kişinin bedenidir. Allahü teâlâya vâsıl olmasına mâni olacak şey dört tânedir: 1) Şehvet 2) Çok yemek. 3) Mal ve makam 4) Ucb ve gurûr. İşte bu dört şey kulun cenâb-ı Hakk’a ulaşmasına mânidir.” buyurdu.

Bir defâsında da; “Velîler Allahü teâlâyı zikretmekten yorulmazlar ve O’nun muhabbetine doymazlar. Onların yanında dünyânın hiçbir kıymeti yoktur. Onlarher an Allahü teâlâyı zikrederler şükrederler ibâdete devam ederler. Bir kalpten bütün arzu ve istekler çıkarsa orada Allahü teâlânın sevgisinden başka bir sevgi kalmaz.” buyurdu.

“İlim üç şeydir: Zikreden dil şükreden kalp sabreden beden.”

“Perhizi olmayan bir vücûd meyvesiz bir ağaç; utanması olmayan bir bedentuzsuz bir aş; gayreti olmayan bir vücûd sâhipsiz bir köle gibidir.” buyurdu.

Şems-i Tebrîzî hazretlerine; “İnsanların en üstünü kıymetlisi kimdir?” dediler. Cevâbında; “Şu dört kimsenin kıymeti Allahü teâlâ katında yüksektir: 1) Şükreden zengin 2) Kanâatlı ve sabreden fakir 3) İşlediği günâhlara pişmân olup Allahü teâlânın azâbından korkan kişi 4) Takvâ verâ zühd sâhibi; yâni haramlardan sakınıp şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu terkederek dünyâya zerre kadar meyletmeyen âlimdir.” buyurdu. “Bu kıymetli insanların içinde en üstünü hangisidir?” diye sordular. Buyurdu ki: “İlim ve hilm (yumuşaklık) sâhibi âlimlerdir.”

Cömertliği sordular buyurdu ki: “Dört türlü sehâvet cömertlikvardır: 1) Mal cömertliği; zâhidlere dünyâya kıymet vermeyenlere mahsustur. Onlar malı verirler mârifeti Allahü teâlâyı tanımayı alırlar. 2) Beden cömertliği; müctehid olan âlimlere mahsustur. Onlar da Allahü teâlânın yolunda vücutlarını harcarlar ve hidâyeti alırlar. 3) Can cömertliği; şehidlere mahsustur. Onlar da canlarını vererek Cennet’i alırlar. 4) Kalb cömertliği; âriflere mahsustur. Onlar da gönül vererek muhabbeti alırlar.”

“Dünyâ insanı hevâ ve hevesine kaptırır nefsin arzularına uydurur. Netîcede Cehennem’e götürür.”

“İnsanoğlunun edepten nasîbi yoksa insan değildir. İnsan ile hayvan arasını ayıran edeptir.”

“Âhireti kazanmak için çalışmak lâzımdır. Bu insanı Cennet’e götürüp Allahü teâlânın cemâlini görmekle şereflenmesine sebeb olur.”

Şems-i Tebrîzî hazretlerinin aşkla söylediği beytlerinden bâzıları şöyledir:

Bihamdillah direm Allah
Alıp aklımı fikrullah
Dilimde zâtın esmâsı
Bana üns oldu zikrullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah

Bu tevhidden murâd ancak
Cemâl-i zâta ermektir
Görünen kendi zâtıdır
Değil sanma ki gayrullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah

Ben ol pervâneyim geldim
Düşüp aşk oduna yandım
Yanuban küllü yandım
Beni yaktı aşkullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah

Gönül âyinesin sûfî
Eğer kılar isen sâfî
Açılır sana bir kapı
Ayân olur Cemâlullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah

Şems-i Tebrîz bunu bilir
Ehad kalmaz fenâ bulur
Bu âlem küllü mahvolur
Hemen bâkî kalır Allah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah

YAPACAĞIM BİR ŞEY YOK

Şems-i Tebrîzî hazretleri Şam’danKonya’ya gelirken yol üzerinde bulunan bir hana uğrayarak burada yatmak istedi. Fakat uğradığı bütün hanların dolu olduğunu hiç kalacak yerlerinin olmadığını öğrenince câmide sabahlamak istedi. Câmiye gidip yatsı namazını cemâatle kıldı. Cemâat dağıldığında o hâlâ duâya devâm ediyordu. Duâsını bitirdiğinde câmide kimse kalmamıştı. Cübbesini çıkarıp başının altına koyarak uzandı. Günlerce süren yolculuğun verdiği yorgunlukla hemen kendinden geçti. Bir müddet sonra câminin kapılarını kilitlemek üzere gelen görevli camide birinin yattığını görünce yanına yaklaşarak: “Burada yatılmaz kalk!” dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri doğrularak: “Benim kimseye bir zararım dokunmaz. Garibim uzak yoldan geliyorum. Hanlarda da yatacak yer yokmuş başka kalacak bir yerim de yok. Bırak da burada sabahlıyayım.” dedi. Câmiyi kilitlemek için gelen kişi; “Beni uğraştırma sana kalk dışarı çık dedimyoksa yaka paça seni dışarı atmasını bilirim.” diye karşılık verdi.

Şems-i Tebrîzî hazretleri bu son sözler üzerine bir tuhaf oldu. Hemen ayağa kalktı. Cübbesini toplayarak sessizce kapıdan dışarı çıktı.Câmiden çıkmasını isteyen görevli onun arkasından bakarken âniden boğuluyormuş gibi oldu. Bunun üzerine; “İmdât boğuluyorum!” diye bağırmaya başladı. Bu sesi işiten imâm efendi koşarak geldi ve ona; “Ne oldu niye bağırıyorsun?” diye sordu. Kayyum durumu anlatınca imâm efendi hemen câmiden çıkıp koşarak Şems-i Tebrîzî hazretlerine yetişti. Kendisine; “Efendim o câhildir bir terbiyesizlik etmiş. Ne olur onu affedin!” dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri imâm efendiye baktı. Üzüntülü bir şekilde: “Onun işi benden çıktı. Benim yapabileceğim birşey yoktur. Ancak îmânla ölmesi için duâ edebilirim.” buyurdu.

ÜÇ SUÂL VE BİR CEVAP

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî’ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mesciddetalebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler Şems-i Tebrîzî; “Sorun!” buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı: “Allah var dersiniz ama görünmez göster de inanalım.” Şems-i Tebrîzî hazretleri; “Öbür sorunu da sor!” buyurdu. O; “Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?” dedi. Şems-i Tebrîzî; “Peki öbürünü de sor!” buyurdu. O; “Âhirette herkes hakkını alacak yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar karışmayın!” dedi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu.Soru sormaya gelen felsefeci derhâl zamânın kâdısına gidip dâvâcı oldu. Ve; “Ben soru sordum o başıma kerpiç vurdu.” dedi.Şems-i Tebrîzî; “Ben de sâdece cevap verdim.” buyurdu. Kâdı bu işin açıklamasını istedi.Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı: “Efendim banaAllahü teâlâyı göster de inanayım dedi. Şimdi bu felsefeci başının ağrısını göstersin de görelim.” O kimse şaşırarak; “Ağrıyor ama gösteremem.” dedi. Şems-i Tebrîzî; “İşte Allahü teâlâ da vardır fakat görünmez. Yine bana şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana; “Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz.” dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?” buyurdu. Felsefeci bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup söz söyleyemez hâle düştü.

GAFLETTEN UYANMAK İÇİN

Mevlânâ otururken bir havuz kenarında
GeldiŞems-i Tebrîzî ve oturdu yanında.

Gördü ki Mevlânâ’nın yanında kitaplar var
Onları göstererek sordu ki: “Nedir onlar?”

Arz etti ki: “Babamın yazdığı kitaplardır
Hepsi de inci gibi kıymette bî-bahâdır.”

Şems onları isteyip aldı kendi eline
Ve kaldırıp hepsini attı suyun içine.

Mevlânâ çok üzülüp dedi: “Eyvâh pederden
Kalan kitaplarımın tamamı gitti elden.”

Lâkin Şems-i Tebrîzî elini uzatarak
Çıkardı herbirini hem de kuru olarak.

Mevlânâ görünce de ondan bu kerâmeti
Daha da sağlam oldu ona teslîmiyeti.

Öyle ki sarsılmaz bir kale gibi oldu tam
Sohbetine daha çok aşk ile etti devam.

Evlâdı Sultan Veled der ki: “Şems-i Tebrîzî
Ansızın gelip gördü bir gün pederimizi.

Öyle ki babam onun dururken huzûrunda
Yok olmuştu gölgesi o velînin nûrunda.

Önce herkes babama tâbi iken bu sefer
Babam Şems’e uydu ve oldu onda cansiper.

Şems ona anlattıkça Allah’ın sevgisinden
Babam şevkle dinleyip geçerdi kendisinden.

Bu şekilde aylarca devam etti bu sohbet
Çok yüksek makamlara erdi babam nihâyet.”

Şems-i Tebrîzî ile Mevlânâ hazretleri
Sohbet ediyorlardı geceleri ekserî.

Yine bir gün gecenin bir mehtaplı ânında
Sohbet ediyorlarken medresenin damında

Baktı Şems-i Tebrîzî etrafına birazcık
Buyurdu: “Hiç bir evde görünmüyor az ışık

Ölü gibi gafletle uyuyor bu kimseler
Keşki kalkıp Allah’a ibâdet eyleseler

Zirâ kim az sıkıntı çeker ise bu günde
Görmez fazla ızdırap yarın mahşer gününde.”

O böyle söyleyince hazret-i Mevlânâ da
Ellerini kaldırıp duâ etti o anda.

Dedi: “Şems-i Tebrîzî hürmetine İlâhî
Uyandır ölü gibi yatan bu ahâlîyi.”

Mevlânâ hazretleri edince böyle duâ
Başladı gök yüzünde bulutlar toplanmağa.

Şimşek çakıp kuvvetle gök gürledi peşinden
Uyandı şehir halkı bu gök gürlemesinden.

Civardaki evlerden sesler yükseliyordu
Herkes korkularından “Allah Allah” diyordu.

Hazret-i Şems buyurdu: “Nasıl şimdi insanlar
Bu yalancı uykudan bu sesle uyandılar

Hakîkî uykudan da uyanmaları için
Teveccühü gerekir bir veliyy-i kâmilin

Bir Allah adamının mevcûdiyeti ile
Gafletten uyanırlar bir şehir halkı böyle.”

BAŞKA ÇÂRE YOK

Şems-i Tebrîzî hazretleri bir gün dostlarına şöyle nasîhatta bulundu: “Âhireti terk edip dünyâya tâlib olup muhabbet edenlere mal kazanıp zengin olmaktan başka çâre yoktur. Âhirete tâlib olan kimselere de ölmeden önce ibâdet yaparak dîn-i İslâma hizmet ederek gayretle çalışmaktan başka çâre yoktur. Allahü teâlânın tâlibi olan kimselere O’na kavuşmak arzusu içinde olanlara mihnet meşakkatdert ve belâlara katlanmaktan başka çâre yoktur. İlmi taleb edenlere yâni âlim olmak isteyenlere herkesin gözünde hakîr olmak ve yalnız kimsesiz garip kalmaktan başka çâre yoktur. Çünkü kim ilim öğrenmek arzusunda olursa onun üzüntüsü çok olur. Onu rencide ederler. Huzura kavuşması için her türlü derdebelâya sabretmesi lâzımdır. Her kim kendini üstün görürse onun sonu zillete düşmektir. Hesapsız sonunu düşünmeden malını sarfedenler fakir olurlar. Her kim fakirliğe sabreder kanâatkâr olursa sonunda zenginliğe ulaşır. Her kimsenin kendisinde bulunan iki şeyin birisini öldürüp birisini diri tutmaya çalışması lâzımdır. Öldürmesi îcâb eden şey nefsidir. Çünkü nefsi öldürmedikçe rahata ermek düşünülemez. Diri tutması lâzım gelen şey de gönüldür. Çünkü gönlü ölü olanların mesûd ve bahtiyâr olması düşünülemez.”

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1150
2) Rehber Ansiklopedisi; c.16 s.69
3) Nefehât-ül-Üns; s.520
4) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.16
5) Kâmûs-ül-A’lâm; c.4 s.2872
6) Menâkib-ül-Ârifîn; c.1 s.82
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9 s.283
8) Menâkıb Millet Kütüphânesi Feyzullah Efendi Kısmı No: 2142
9) Risâle-i Sipahsalar

Sana affedilmeyecek kadar büyük hata yapan birine akıl sınırlarının bittiği yerden başlayacak ceza vermek istiyorsan
Bütün samimiyetinle AFFET.
Hissedilen her şeyi arşivleyen KADER
kendisiyle en iyi biçimde ilgilenecektir…
… Şems’i Tebrizi

Ne olursan ol, Göründüğün kadarsın. Nasıl görünürsen görün; Karşıdakinin seni gördüğü kadarsın.
~ Mevlana ~

Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle..
Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil,
kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup
yeni bir gül olduğunu hatırla…!

~Mevlana~

Sen benim gönlümde oldukca,yemendede olsan benim yanımdasın…
Eğer sen benim gönlümde değilsen, yanımdada olsan yemende sayılırsın. . .
~Mevlana~

Sesini değil, sözünü yükselt! Yağmurlardır yaprakları büyüten, gök gürültüleri değil!..
~Mevlana~

Ey yiğit! Yazgıya bahane bulma,
Yükleme kendi suçunu başkasına.
Suçunu gör, dönüp de etrafında kendinin.
Kendindendir, gölgeden değil çektiklerin.
Ne yaptın da sana dönüşünü görmedin?
Ne ektinde ektiğini biçmedin?
Eylemlerin ruhundan ve bedeninden doğar.
Çocuğun gibi sonra gelip eteğinden tutar.

~Mevlana~

Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle..
Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil,
kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup
yeni bir gül olduğunu hatırla…!

~Mevlana~

Ben dostlarımı ne akıl ne kalbimle severim
Olur ya kalp durur, akıl unutur
Ben dostlarımı ruhumla severim
O ne durur, ne unutur..
~Mevlana~

Sığ suları en hafif rüzgarlar bile coşturabiliyor.
Derin denizleri ise ancak derin sevdalar.
Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her şey susuyor.
Anladım ki susan her şey derin ve heybetli
~Şems-i Tebrizi~

Kanat vardır doğan’ı sultana götürür, kanat vardır kuzgun’u leşe getirir…
Bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak toprağa tohum atmak gibidir,,
Tenini besleyip geliştirmeye bakma, çünkü o sonunda toprağa
verilecek bir kurbandir. Sen gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek, şereflenecek odur.
~Mevlana~
Ümitsizlik köyüne gitme, ümitler var.
Karanlığa doğru yürüme, güneşler var.
~ Mevlana~

Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

Şems-i Tebrizi

Dert etme can! Görebiliyorsan, Dokunabiliyorsan, Nefes alabiliyorsan, Yürüyebiliyorsan, Ne mutlu sana! Elinde olmayanları söyleme bana Elinde olanlardan bahset can!…Üzülme Gidenler dönmeyecek mi? Yitirdiğini her ne ise Bir bakarsın yağmurlu bir gecede Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış. .Bil ki Güzellikler de var bu hayatta Gel …git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?“ Hüzün olgunlaştırır”“ Kaybetmek sabrı öğretir unutma…

~Mevlana~

Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

~Şems-i Tebrizi~

Yoksulluğu anladık da sevmek neden kıt kanaat; Yoksa yürekler mi yoksul kimler biçmiş Aşk’a fiyat..
~Mevlana~
” Ey dost, canı sen aldıktan sonra, ölmek şeker gibi tatlı.
Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlı.”
~Mevlana~

Başkalarının bahtiyarlığına imrenme.
Çok kimseler var ki, senin hayatına gıpta ediyorlar

HZ.MEVLANA..

Ey gönül! Anlamayanlar seni üzerler,
rahatsız ederler; hatta seni deli, divane ederler, elini ayağını bağlarlar.
Sen içi tatlı, özlü bir yemişe benzersin, bu yüzden seni hep kırarlar…
~ Mevlana~

Nerede bir dert varsa, deva oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.
Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar?
Gülmeler, ağlamalarda gizlidir. Ey sâf ve temiz kişi! Defineyi yıkık yerlerde ara!
Kardeş, duadan ayrılma! Kabul edilmiş, edilmemiş, bununla bir işin yok senin!
Hz Mevlânâ- Mesnevî

“Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır.”
~Mevlana~

Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut.
Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak,
cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete,
hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.
~Şems-i Tebrizi~

Ey Gönül!!
Şimdi sorarım sana, hangi Aşk daha büyüktür?
Anlatılarak “DİLE” düşen mi.. anlatılmayıp “YÜREK” deşen mi?
Mevlana
İnsanlarda Güzel Olan Yüzdür , Yüzde Güzel Olan Gözdür.. Ama İnsanı İnsan Yapan Aslında Ağızdan Çıkan Sözdür.!
~ Mevlana~

İnsanlar başkalarının kusurlarını görmek hususunda keskin gözlere sahip
kartallara benzerler. Kendi kusurlarını görmekte ise başını kuma gömen
deve kuşuna.
Ey diken arayan kimse! Cennete girsen bile, orada senden başka diken bulunmaz.
Hz. Mevlana

İnsanın terbiyesi Öfkeliyken belli olur … İnsan olan tartışırken bile saygısını Korur !..
~ Mevlana~


”Mum olmak kolay değildir… Işık saçmak için önce yanmak gerek.”
~Mevlana~

 

Yaşamak direnmektir, sevmek güvenmektir. Şunu unutma: İnsan çoğu zaman dünyanın hakimi, bazen de küçük bir kalbin esiridir.
~Mevlana~
” Ey dost, canı sen aldıktan sonra, ölmek şeker gibi tatlı.
Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlı.”

~Mevlana~

Ey gönül
Sakın umutsuzluğa düşme ..
Ele geçen şeyin tadı tuzu değeri oraya varmak için çekilen yol zahmeti kadardır.
Çölün tozunu yutmayan dilini dudağını çöl güneşinde çatlatmayan Zemzemin lezzetini bilemez
Ömür boyu hayalini kurmayan Kabenin kadrini tartamaz.
O halde önce yan ki su seni kandırsın
Acık ki ekmek damağında bir lezzet bıraksın.
Özle ki bulduğunda gerçekten bulmuş olasın..

~ Mevlana~

Aldırma söylenenlere; varsın, görenler seni bir ot sansın. Sen gül ol da, uğruna ötmeyen bülbül utansın. .

~ Mevlâna ~

Kalp Ruh’ a demi ki:”ben severim, aşık olurum ama nedense acısını sen çekersin..”
Ruh da ona cevap vermiş; “Sen yeter ki sev ben acıyı da çekerim çileyi de.”

(Hz. Mevlâna )

İki parmağının ucunu gözüne koy.
Bir şey görebiliyor musun dünyadan?
Sen göremiyorsun
diye bu âlem yok değildir.”
~ Mevlana~
”Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”

ŞEMS-İ TEBRİZİ

” Söz vermek bir mana ise “Sözü Tutmak” bin bir mana…!!!
Herkes söz vermesini bilir ama “Şeref” yürekli olana..

Hz Mevlana

Ey şaşırmış gönül!
Dosta, candan giden bir yol vardır.
Ey yolunu kaybetmiş kişi!
Dosta apaçık da, gizli de bir yol vardır.
Eğer altı yönden de, senin yolunu keserler, kapatırlarsa korkma,
çünkü senin gönlünün derinliklerinden sevgiliye giden gizli bir yol daha vardır.

Mevlana

“Bildiklerini anlat, ama aklı vermeye kalkma, anlatılanları iyi dinle, ama hepsini doğru sanma.
Sessiz kalmak, bir şey bilmediğin anlamına gelmez, çok konuşmakta çok şey bildiğini göstermez. Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun bir insanı küçümsemek akılsızlık, çok büyük görmekte korkaklıktır.
Cesaret akıldan gelirse cesarettir, bilgisizlikten gelirse cehalettir…
~Hz. Mevlana~

Sen verdikçe dost görünen çok olur. İste de gör hepsi birden yok olur! Sen kendi kendine yetmeyi öğren, Tüm dünyanın malına gönlün tok olur. . . !

~Mevlana~

”Sanmasınlar yıkıldık, sanmasınlar çöktük; bir başka bahar için sadece yaprak döktük”
~Mevlana~

Sırların gönülde kalırsa, muradın çabuk gerçekleşir. Tohum toprağa gizlenirse yeşerir. .
Anladım ki gönül çuvalımda ki, Kelimeler sana yetmez..Oysa gönlüm güzel olmazsa Bahçemde bir gül dahi bitmez.. Ey Sevgili, Senin “Aşkın” daim olsun, Benim yaram olsa da fark etmez. . .

! ~Mevlana~

“Söz söyleyen kemal sahibi olursa, marifet ve hakikat sofrasını serdi mi, o sofrada her türlü yemek bulunur. Herkes orada gıdasını bulur.”

~Mevlana~

Hadi yaramı sarmaya merhemin yok. Yalandan da olsa gönül alamaz mısın..?

~Mevlana~

Bin “SENE” de okusam.. ne “BILIYORSUN” diye sorsalar bana? “HADDIMI” Bilirim derim. . . !

~Mevlana~

” Kapı açılır sen yeter ki vurmayı bil,
Ne zaman açılır bilemem,sen yeter ki o kapıda durmayı bil..
H.z Mevlana “
” Rüşvet alan para pul padişahı değiliz.
Paramparça olmuş gönül hırkalarını diker, yamarız biz.

~Mevlana~

Bir Şey Yap .. Güzel Olsun.
Çok Mu Zor? O Vakit Güzel Bir Şey Söyle.
Dilin Mi Dönmüyor? Güzel Bir Şey Gör. Veya;
Güzel Bir Şey Yaz. Beceremez Misin?
Öyleyse Güzel Bir Şeye Başla…
Ama Hep Güzel Şeyler Olsun.
Çünkü “HER İNSAN ÖLECEK YAŞTA…
~Şems-Tebrizi~
” Mevlana der ki; “Marifet nedir bilir misin?
Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir..
” Gözyaşının Bile Görevi Varmış..
Ardından Gelecek Gülümseme İçin Temizlik Yaparmış. . . !
(Hz Mevlana) “
” Hak Yolunda İlerlemek Yürek İşidir ,
Akıl İşi Değil. Kılavuzun Daima Yüreğin Olsun,
Omzun Üstündeki Kafan Değil !

~Mevlana~

Aslında farkındayım hayatımdaki sahte varlıkların, istesem bir anda temizlemesini de bilirim… Ama bunca sahteliğin benim samimiyetime ihtiyacı var.
~Mevlana~
Demiş ki Mevlana;
Yolda iki kişi karşılaşınca sadece selamlaşıyorlarsa; onlar tanıdıktır,
Yolda iki kişi karşılaşınca selamlaşıp hal hatır soruyorlarsa; onlar arkadaştır,
Yolda iki kişi karşılaşıp sohbetlerine kaldıkları yerden devam ediyorlarsa; onlar dosttur.

İki parmağının ucunu gözüne koy.
Bir şey görebiliyor musun dünyadan?
Sen göremiyorsun
diye bu âlem yok değildir.”
Mevlana
Bir an bekle, arkana dön ve unuttuklarını anımsa.. Kaybettiysen ara, kırdıysan af dile, kırıldıysan affet; Çünkü hayat çok kısa.
~Şems Tebrizi~

Duydum ki kapıma gelmiş, tokmak olmadığı için kapıya vurmadan geri dönmüşsün. Bilmez misin, kalp kapısının tokmağa ihtiyacı yoktur; o ancak içeriden açılır…

(Hz. Mevlana)

Kötü bir döneme girdiğinde ve her şey sana karşı gibi göründüğünde, bir dakika bile dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde, SAKIN PES ETME !! Çünkü işte orası “gidişatın” değişeceği yer ve zamandır…
~Mevlana~
Aşk; topuklarından etine kadar işlemiş bir nasırdır, ya canın acıya acıya adım atacaksın, ya da canını acıta acıta söküp atacaksın. Her iki yolda da tek bir gerçek olacak; CANIN ÇOK AMA ÇOK ACIYACAK!

(mevlana)

Herkesle hoş geçin. Sen kendine kaldıkça bir habbesin, bir zerresin, Haydi şu benlikten kurtul, herkesle anlaş, hakat herkesle birleştin kaynaştın mı, bir ummansın, bir madensin!

(Hz. Mevlana)
Her zorluğun sonunda doğan bir ışık vardır. Eğer elleriniz diken yaralarıyla kan revan içinde kaldıysa, güle dokunmanıza çok az kalmış demektir.”
~Mevlana~
Misafirsin bu hanede ey gönül, umduğunla değil bulduğunla gül, hane sahibi ne derse o olur ne kimseye sitem eyle ne üzül…
Mevlana..

”Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”

ŞEMS-İ TEBRİZİ

Mevla’nın her şeydeki sırrı sabırdır…
Acıya sabredersin adı metanet olur, insanlara sabredersin adı hoşgörü olur, dileğe sabredersin adı dua olur, duygulara sabredersin adı gözyaşı olur, özleme sabredersin adı hasret olur, sevgiye sabredersin adı aşk olur…

(Hz. Mevlana)

“Ne fark eder ki bir kör için elmas da bir cam da. Sana bakan bir kör ise sakın kendini camdan sanma! ”
~Mevlâna~

“Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır; dilinle söylediğini kalbinle de söyle.. Dikiş tutmuyorsa şayet, söylenmeyi bırak; sus, kalbinden geçmeyeni diline değdirme…”

~Mevlana~

Denizin dibinde incilerle taşlar karışık bulunurlar. Övülecek şeyler de kusur ve yanlışların arasında bulunur. . . !

~Mevlana

“Hayalin, değersiz şeyleri altın yapan bir simyadır.”

Mevlana

Maldan, sanattan neyin varsa onların önü, bir istek, bir düşünce değil miydi?»

Mevlana
Mecnun değilim dost ; Lakin çağırırsan çöllere gelirim. Sana yalan halde gelmem toplarım özümü yalın halde gelirim. Kapıyı çaldığında “kim o ? “dersen ; ben olmam kapında sen olur gelirim. Sen gel de yeter ki yola yük olmam yol olur gelirim…”
~MevLâna~
Bir insan bilmiyorsa ne istediğini, hem seni ziyan eder,hem kendini…
Dibini görmediğin suya dalmadığın gibi, emin olmadığın sevgiye teslim etme kendini…

Hz.Mevlana…
Ey can; hiç kimseye hak ettiğinden fazla değer verme; ya onu kaybedersin,
ya da kendini mahvedersin…

Hz. Mevlana…
Gündüz gibi parlamak istiyorsan…
Geceye benzeyen varlığını yak!

Hz. Mevlana…
Beni bir ben bilirim birde Yaradan.
Bana bir ben lazımım birde;
Anlayan…

~Mevlana~

Lisânı ağızda olanı değil, lisânı gönülde olanlara yâr et bizi… Tebessümü simâsında olanı değil, tebessümü gönülde olanlara kat bizi… Aşkı tende sananı değil, aşkı ruhunda can bilenlere arat bizi!..

Mevlana
Bir bakışın manası, hiçbir lisanda yoktur, Bir bakış, bazen şifa, bazen zehirli oktur. Bir bakış, bir aşığa neler neler anlatır;
Bir bakış bir aşığı senelerce ağlatır…

Hz. Mevlana…


Ey burnu kanasa hemen kadere küsüp yüzünü ekşiten! Gülden hiç ders almıyor musun? Bütün yaprakları tek tek yolsan gül yine de gülmekten vazgeçmez. Hâl’e razı oluş şükürdür. Gül de daimi bir şükür makamındadır. Hem bilmez misin ki başına gelen sıkıntılar aslında daha büyük bir sıkıntıya set olur da başındaki belayı def ederler. O halde yüzün gülsün.!!

Mevlana

Aşk, davaya benzer.
Cefa çekmek de şahide.
Şahidin yoksa davayı kazanamazsın!..

Mevlana

“Gönlüm Dilime Dargın, Dilim Gönlüme…
Gönlüm Duygularını Anlatamadığı için Kızarken Dilime…
Dilim anlatamayacağı şeyleri Düşündüğü İçin Kızıyor Gönlüme…”

(Hz.Mevlana)? “

Hz. Mevlana ve şems-i Tebrizi

Hz. Mevlana ve Şems-i Tebrizi

 

Etiketler: , , , , , , ,

2 Yorum yapılmış " Hz. Mevlana ve Şems-i Tebrizi den Güzel ve Özlü Sözler "

  1. Antalya dedi ki:

    Küle döndüysen yeniden güle dönmeyi bekle.
    Ve geçmişte kaçkere küle dönüştüğünü değil kaç kere küllerinn içinden güle dönüştüğünü ………devam ediyor
    Yorumunu yaparmısınız rica etsem

  2. dekfer dedi ki:

    serseri

Copyright © 2011 Yaşamdan Yansımalar | Eneger.com. Tüm hakları saklıdır.
Sitemap
Yandex.Metrica
Paylaş